11 Mart 2008 Salı

Bugün Evladınıza Bir Atkı Alın…


Bugün Evladınıza bir atkı alın.

Rengi yeşil-siyah olsun.

Ona kimliğinde yazan doğum yeri ibaresinin anlamını anlatın.

Bu kentin bir sakini değil sahibi olması gerektiğini anlatın. Bu kentin değerleri olduğunu , kendisinin de bu değerlerle beraber yükseleceğini yine bu değerlerle beraber alçalacağını anlatın.

Ona Denizlispor’un bu kentin en büyük markası olduğunu , Denizlisporlu olmanın utanılacak bir şey olmadığını anlatın.



Anlatın işte dilinizin döndüğünce… Denizli’de doğmakla Denizlisporlu olunamayacağını , bunun için karşılıksız bir sevgi , bağlılık gerektiğini anlatın.Bir atkı alıp o atkının sadece bir atkı almadığını özel bir anlamı olduğunu anlatın.



Bugün evladınıza bir atkı alın.

Rengi ne siyah-beyaz,ne sarı-kırmızı,ne sarı-lacivert olsun. Yeşil-siyah olsun rengi…

Siyahı futbolun kurulu baronlar düzenine isyanı , yeşili ise bu ihanet çemberinden kurtuluşun ümidi olsun. Yeşillerin en güzeli , siyahların en delikanlısı olsun… Denizlispor atkısı olsun.



Bugün evladınıza bir atkı alın.

Belki şampiyonluk göremeyecek. Belki milyonları bulmayacak içinde bulunduğu kitle.

Ardında bir medya imparatorluğu da olmayacak. Ama milyonların bir koyun gibi güdülmeye çalışıldığı bir kumpasın içinde çobanlara “Beni güdemeyeceksiniz” diyebilme adamlığını sergileyecek. Bu farklılığın şerefini yaşayacak bir ömür boyu. Belki bir atkı değiştirecek bu kör kaderi.



Bugün evladınıza bir atkı alın.

Onu şehrin sokaklarında gururla taşısın.

Belki onu görenler garip garip bakacak , belki kimi de kendisinden utanacak.

Belki evladınızın boynundaki atkı birilerinin aklını başına getirecek ve feodal baron kulislerinin oyuncağı olmaktan vazgeçip onlar da aynı atkıyı taşımanın şerefini tadacaklar.

Bir , iki , üç , beş derken binleri bulacak belki sayıları.Yeşil-siyah atkılar artarsa eğer bu kentin sokaklarında bilin ki evladınıza aldığınız o tek atkının marifetidir bu gurur tablosu.



Bugün evladınıza bir atkı alın.

Evladınız yoksa kardeşinize , yeğeninize o da yoksa mahallenizden küçük bir çocuğa alın.

Rengi yeşil-siyah olsun.

Yeşillerin en umut vericisi , siyahların en delikanlısı olsun…

Denizlispor atkısı olsun.

Denizlisporlu Dediğin , Kolay Kolay Yetişmez…


Zor iş yerel taraftarlık. Netameli uğraştır.

Fedakarlık ister…

Bir tarafta İstanbul’un üç derebeyi , bir tarafta mensubu olduğun kentin takımı…

İstanbul üçüzlerine angaje olmak kolaydır. Hazır başarı var , üçte bir oranında yüksek bir ihtimal şampiyonluk şansın ve bu başarının sonunda elde edeceğin manevi haz da cabası.

Tüm medya da arkandadır. Senin adına her hafta her gün her saat seni , çoluğunu çocuğunu tüm Türkiye’yi propaganda yağmuruna tutarlar. Bu açıdan baktığında zaten ligde sadece üç takım vardır , diğerleri hiçtir , yoktur… Onların yegane görevi , İstanbul baronluğunun haftada bir göstermelik rakibi olup , figüranlığını yapmaktır. Esas oğlanlar sahaya çıkacak ve bu adı sanı bilinmez kötü çocukları bir güzel benzeteceklerdir. Senaryo böyle yazılmıştır. Arada bir kötü çocuklar , yaldızlı jönlerimizi döverlerse zaten tüm hafta federasyon ve hakem kurulu topa tutularak pişman edilir.

Peki yerel kulüplerimiz ne yapar bu olumsuz gidişatı durdurmak için? Koskoca bir hiç…

Tribün desteğinin azlığından hatta hiçliğinden dem vurup maçlara davet ederler. Davete icabet de edilir ve o tribünler doldurulur kimi zaman ; peki nitelikli bir çoğunluk mudur bu?

Hatta çoğu kez dile getirip tribünlerin taraftar değil seyircilerle doldurulduğuna dikkat çekeriz bazılarımız. Beğenmeyiz tribünlerimizin bu halini. Gerçekten beğenilecek bir tarafı yok , bunu kabul ediyorum ; ama taraftar dediğin de kendiliğinden kıracına yetişmiyor ki.

Denizli diye bir şehir varsa ve bu şehrin Süper Lig’de alnının akı Denizlispor gibi bir markası top koşturuyorsa her Denizlili Denizlisporlu olmalı ve bunu bir şeref gibi etiket olarak taşımalıdır. Taşımalıdır da bu nasıl olacak peki? Birçok kentte olduğu gibi bu kent de genelde üçüz taraftarıyla dolu. Birçok Denizlili Denizlisporluluğuyla değil FB/GS/BJK’li olduğuyla övünüyor… Denizlispor’u bir Denizlisporlu olarak bu kentte takip eden gerçek taraftar sayısı komik derecede az. Kulüp yönetimlerinin öncelikle bu soruna bir çözüm bulmaları gerekmektedir.

Tribünleri küme düşen bir kentin takımını bu ligde uzun süre tutamazsınız.

Öncelikle Denizli kentinde Denizlispor taraftarının sayısını yükseltecek işler yapmalı bu yönetimler.

Taraftar profili yaratmak ve bunun sayısını yükseltmek bir projedir ve uzun soluklu bir eylemdir. İstanbul üçüzlerinin propagandasıyla yüz yüze bırakılmış insanların kendiliğinden sadece Denizlispor taraftarı olmalarını beklemek safdilliktir. Tribünlerin ve kentin nabzını tutan birçok insan var bu kentte. Kulüp yönetimleri hakimiyeti kaybetmemek koşuluyla bu kesimlerin sesini dinlemeli ve ortaklaşa bir projeye imza atmalıdır.

Belli zamanlarda insanlara bedava bilet dağıtarak ya da “maçlarımıza gelin , bizi yalnız bırakmayın” beyanatlarıyla koskoca bir kenti Denizlisporlu yapamazsınız.

Yaşını başını almış koca koca adamların , genç kızların bile üçüz formalarıyla rahatça dolaştığı bir kentte yeşil-siyah atkı takan birine bir ucubeymiş gibi bakılmaya başlanmışsa o kentin kulüp yönetimleri ve medyası elini başının arasına alıp derin derin düşünmeli ve “biz nerde hata yapıyoruz?” demelidir.

En kötüsü de bu durumun bir “utanç” olduğunun farkına varmamaktır.

18 Şubat 2008 Pazartesi

SIRADAKİ AYKUT GELSİN !

18 Şubat 2007.....
Saat:15.30-Adapazarı Tren Garı

15 sevdalı , trenle İstanbul'a Fenerbahce maçına Sakaryaspor'unun peşinden, armasının peşinden gitmek için trene binerler.Adapazarı'ndan kalkan tren 16.oo civarı İzmit'e varır.İzmit'e geldiklerinde kendini bilmez 2-3 kişi treni taşlamak ister ancak polis tarafından uzaklaştırılır.Daha sonra tren Derince'ye geldiğinde taşlanır.Bu taşlama sırasın bir cam kırılmıştır.Bakıldıgında 2 dakika önce orda olan AYKUTUMUZUN trenden düştüğü anlaşılır...Nedeni hala belirlenememiştir.Ve olayın faili meçhuldür !

Ağır yaralı şekilde hastaneye kaldırıldıgında artık çok gec oldugu anlaşılır...

Seni Toprağa Değil Kalbimize Gömdük Be Aykut'um....
(Tribündergi/Nikolovski)

Aykut şimdi maalesef aramızda değil. Onu geçtiğimiz yıl bu vakitler kaybettik.
Bir renge gönül vermenin , bir tribüncü açısından kutsal bir çilenin bedelini canıyla ödedi kardeşimiz.
Haberi alan birçok tribüncü olarak çok üzüldük , içimiz yandı.
Tatangalar yönetimi sıcağı sıcağına sağduyulu bir çıkış yaptı ve "Tatangalar'ın düşmanı yoktur" sloganıyla bu anlamsız iğrenç kavgaların son bulması için insanları sükunete davet etti. Birçok tribünden taraftar buluştu Adapazarı'nda.Birçok atkı havaya kalktı ve "Bu son olsun , Başka Aykut'lar ölmesin artık" dedi.
Fakat olmadı... Beceremedik...
Hala birbirimizi kırıp geçiriyoruz tribün ahalisi olarak.
Birbirimizin üzerine taşlar yağdırıyor , koro halinde küfürler savuruyoruz.
Hala en delikanlı mahalle bizim mahalle teranesindeyiz ama hiçbirimiz anlayamıyoruz : "Hepimiz aynı mahallenin çocuklarıyız."

Aklımızı başımıza almamız için daha kaç Aykut'u kurban vermemiz gerekiyor? Hepimiz biliyoruz ki Aykut ilk değildi ve bu kafayla son da olmayacak.

Yoksa yalan mı gözyaşlarımız?
Temelinde "kendinden olmayana nefret" harcıyla karılan bu takım sevgisi gerçekten de bir sevgi midir?
Atarlara giderlere devam eden tribünlerimiz aslında farkında olmadan bir mesaj veriyor futbolun tanrılarına: "SIRADAKİ AYKUT GELSİN !"...
Farkında mıyız?

29 Aralık 2007 Cumartesi

En eski futbol topu...

İlk resimdeki topun 450 yıllık olduğu söyleniyor. Nerden nereye...

20 Aralık 2007 Perşembe

Kimsiniz Ulan Siz...



Çetrefil bir şeydir bu Anadolu takımı taraftarlığı.

Kitleler futbolun acımasız çarkının dişlileri arasında afyon yemiş meczuplar gibi zafer ve şampiyonluk naraları atarken digitürk kahvelerinde, aynı kentin izbe köşelerinde ,varoşlarında aykırı sesler yükselir.Kimilerine göre kulak tırmalayıcı , nahoş , alışık olunmayan , sıra dışı sesler.Besteleri tanıdık olsa da farklıdır güfteleri.Bambaşka bir dünyanın bambaşka bir zihniyetin şarkılarını söylerler.Yerel tribün tayfasıdır bunlar : Anadolu takımı taraftarları…

İçinde zengin çocukları bile olsa zihniyetleri varoştur. Onlar , günümüz futbol düzeninin soylarını kurutmak istediği “son mohikanlar”dır.
Onlar boyalı medyanın ve cilalı yazıların tribün teröristi ilan ettiği şehrin serseri güruhudur.
Kentin “kötü çocukları”dır onlar.
Onlar olmasa tribünlerimiz ve futbol imparatorluğumuz güllük gülistanlık olacak.
Çünkü onlar egemen güçlerin üç rengini reddediyor. Düzene “yan çiziyor”.
Maç günü digitürk kahvelerine gidip kendilerine para kazandırmıyor.

Borazanlık yaptırdıkları , kendi zaferlerini pompaladıkları gazetelerini satın almıyor.

Bunlar ne cahil ne kültürsüz insanlar ki tvlerde imparatorluk takımlarının maçlarını , bunların yorumlarını izlemiyor.Bu da yetmiyormuş gibi mailler yoluyla “hani bizim maçlarımız” diyerek canlı yayınlarda sorun çıkartıyor.
Olmaz böyle taraftarlık , böyle futbolseverlik olmaz , futbol böyle sevilmez. “Neyi seveceğinize biz karar veririz”

Bunların alayı “arıza”dır. Kafaları çalışmaz bunların. Menfaatlerini bile düşünmekten acizdir bu holigan bozuntuları. Yahu biz bunlara hazır şampiyonluk tarihleri , hazır zafer sayfaları ve her yıl şampiyon olma garantisi veriyoruz. Hazır başarının psikolojik rantını sunuyoruz ama onlar bunları reddedip derme çatma bir yerel tribüncülükle bize kafa tutuyor. Kimsiniz ulan siz!

Evet… Kimiz ulan biz?

15 Aralık 2007 Cumartesi

Seni Unutmadık !

Soğuk bir aralık gecesiydi ve sen bizi bırakıp gittin.
Mezarında rahat uyu Doğan Seyfi(Atlı)... Biz seni unutmadık...

26 Kasım 2007 Pazartesi

ANADOLU KARDEŞLİĞİ Mİ ÜÇÜZ DÜŞMANLIĞI MI?…

Son yıllarda bir tavır söz konusu tribünlerde : Anadolu kardeşliği , Anadolu birlikteliği…

İstanbul’un üçüzlerine karşı diğer kulüp taraftarlarının geliştirdiği bir söylem bu. İstanbul takımları karşısında “hakkı yenilen , ezilen , adaletsizliğe uğrayan” ya da böyle olduğuna inanan insanların ortaya koyduğu bir ortak duruş. Bu ortak duruşta “kardeşlik” söylemidir kafaları karıştıran. Kardeşlik , içinde sevgi , saygı , hürmet barındırır. Gerektiğinde kendi hakkından feragat edebilme fedakarlığı barındırır. “Kardeşlik” söylemi abartılı kaçtıysa eğer “birlik , birliktelik” kavramlarına bakalım. “Birliktelikte ortak bir duruş vardır birçok şeye. Asgari değil ekseri müşterekler söz konusudur. Peki bu tribünler/kulüpler arası “kardeşlik,birliktelik” duruşu ne kadar samimidir? Kardeşlik , birliktelik , ama nereye kadar?

Ortada bir gerçek var : Bu ülkede şampiyonluk adayları sezon başında bellidir. Üç takım vardır ve şampiyonluklar tenis topu gibi bunların arasında gidip gelmektedir. Bu takımların sezon başındaki kategorisi “şampiyonluk adayları”dır.

Anadolu takımları ya da bu üçünün dışındakilerin kategorisi de genellikle kümede kalmak , durumu biraz iyi olanların da “Avrupa kupalarına kalabilmek”tir. Özellikle düşme hattından kurtuluş ile Avrupa kupaları sıralaması arasındaki geçişler anlık ve belirsizdir. Ligin bitimine beş hafta kala düşme korkusu taşıyan takım lig sonunda Avrupa kupasına katılabilme çizgisine kadar gelebilirken beş hafta kala Avrupa kupalarına katılma hedefindeki takım sezon sonunda kendini kümede kalma savaşında bulabiliyor. Sadece üç takımın kaygısı değişmiyor. Bu üç takımın dışındaki hemen hemen tüm takımlar aynı kaygıyı bir şekilde yaşıyor lig boyunca. Ben de soruyorum : Kaygısı ve kategorisi bambaşka olan iki zihniyetin olduğu bir ortamda neyin kardeşliği ve nasıl bir ortak duruştur bu?

Benim bir Denizlispor taraftarı olarak (şampiyonluk hedefim olmadığı sürece) rakibim diğer Anadolu takımlarıdır. Kümede kalmak için yine kendi ayarımda başka bir takımı/takımları yenmek , onları ligin dibine göndermek zorundayım. Üçüzlerden biri kaybettiği zaman sadece “şampiyonluğu” kaybeder ama yine bu ligdeki varlığını sürdürür. Onların bu ligde bir “var olabilme” sorunu/kaygısı yok. Biz kaybettiğimizde bu ligdeki varlığımızı kaybederiz. Bizim yaşanması muhtemel acılarımız daha yaralayıcıdır. Çünkü bizimki can pazarı.

Bu ligde sürdürdüğümüz bir can pazarı olduğu sürece dostluklarımız ve iyi niyetlerimiz de gelip geçici olacaktır. Bu rekabet kendine daha sert bir uzantı buluyor tribünlerde. Küfürleşmeler , taşlamalar, kavgalar vs vs… Sonuç : Tribünler arası husumet. Al sana kardeşlik… Al sana birliktelik…Peki “ortak düşmanlarımız” olan üçüzler ne alemde? Onların umurunda bile değilsin sen. Onlar ligin tepesinde bambaşka bir kavganın ortasında. Hani ortak duruş nerde? Ayılmak lazım…

“İyi de kardeşim , bu ortak duruşu yanlış anlama. Gasp edilen haklarımız konusunda bir Anadolu takımının diğer bir Anadolu takımına İstanbul takımları karşısında destek olmasıdır söz konusu olan” diyebilirsiniz. Gerçekten dışardan bakıldığında mantıklı geliyor bu gerekçe. Ama samimi değil… Neden mi?

Konya-Fener maçı ve Anelka eliyle gol atmış , Konya gerçekten bir haksızlığa maruz kalmış. Böyle bir durumda Fenerbahçe hariç tüm kulüplerden aynı ses yükselir : “Adaleeeeeetttttt”

Sırf Anadolu takımları itiraz etmez ki buna,diğer İstanbul takımları bile itiraz eder. Ama bu itiraz da sahtedir , göstermeliktir. Konyaspor’u düşündüğümüz ,onun hakkını savunmak istediğimiz için karşı gelmeyiz bu adaletsizliğe. Diğer İstanbul takımları , “Aynı adaletsizlik rantından biz de isterük” anlamında itiraz eder. Çünkü bundan nemalanan , şampiyonluk yarışındaki rakibidir.

Peki Anadolu takımları? Onların itirazı da korkudandır… Konyaspor’u düşündüklerinden değil. “Aynı adaletsizliğe biz de uğramayalım aman Allah korusun , şimdiden önleminizi alın” kıvamında bir mesajdır vermek istedikleri. Yoksa Konyaspor’un kaybettiği üç puan aslında hepsinin işine gelmiştir. Bir Anadolu takımının düşme kaygısı olmayan başka bir takımdan kopardığı puan , diğer Anadolu takımları için bir dezavantajdır. Dışardan “Adalet isterük , Konya’nın hakkını yemeyin” diye bağırırken kendi içimizde “İyi yırttık , Konya Fener’den puan alsaydı üstümüze çıkacaktı , biz de ligin daha da altında kalacaktık. Şimdi en azından eşitiz.” diye düşünen kaç kişi vardır kim bilir. Bu basit bir örnektir ve hemen her takım için geçerlidir.

Düşmanlık tohumu ekmek değil amacım. Sadece kendimizle yüzleşelim. Aslolan “iyi niyettir”.Mücadele edeceksin. Kendi kulübün için her şeyin en iyisini yapmaya gayret edeceksin. Diğer kulüplere kin beslemeyeceksin. Ama “Anadolu kardeşliği” gibi mantık bakımından sınırları zorlayan bir atraksiyon içine girip de sonra hayal kırıklığına uğramayacaksın. Yani “ayağını denk alacaksın”. Sonra “Hani kardeştik , bize bu kazığı niye attınız?” demeyeceksin.

Bu kardeşliğin özü aslında bir düşmanlıktan beslenir : FB , GS , BJK düşmanlığı… Bu bir kardeşlik hikayesi değil , düşmanlık hikayesidir. “Bu düşmanlığın haklı ya da haksız gerekçeleri vardır.” muhabbetine girmek istemiyorum , ayrıca tartışılması gereken bir konu.

Ayrıca her hafta birbirini taşlayan , bazı zamanlar birbirinin canına kıyan kitleler arasında nasıl bir “kardeşlik” hikayesi uydurabiliriz ki? Buna kim inanır?

Hiç mi yok dost/kardeş olan? Var tabi ki… Ama kulüp boyutuyla değil , tribün boyutuyla. Ankaragücü-Bursaspor , Sakarya-Manisa-Göztepe , Karşıyaka-Karagümrük gibi tribün kardeşlikleri var. Ama bu dostluklar kulüpler bazında bir “ortak duruş/menfaat” bağlamında incelenemez , böylesi de mantıklı olanıdır zaten. İstisnalar kaideyi bozmuyor bu durumda.

Bu çocuğun adını doğru koymak adına yazıyorum bu satırları. Üç takımın dışındaki kulüpleri bir figüran olarak görevlendirip onlara sadece “kümede kalmayı” bir başarı , bir ödül gibi sunan futbol ortamında bundan daha fazlasını beklemek boşuna.

Kaygıları , korkuları ve hedefleri farklı olan iki grup futbol kulübü yaratan bu ülkede bundan daha iyisini beklemek imkansız. Sınırları “güç” ile belirlenen iki mücadele alanı var. Güçlü olanlar ile kendi gücünün farkında olmayanlar arasındaki bu kavgada dostluk olmaz sadece “ortak düşmanlar” olur.

Bu çocuğun adı “Anadolu kardeşliği” değil , “İstanbul/üçüz düşmanlığıdır”. Birbirimizi kandırmayalım.

Daha da iddialı bir söylem geliştirebilirim: “Peki bu düşmanlığımızda ne kadar samimiyiz?”

Bu soruyu da kendi şehir takımının yanında bir de İstanbul takımı tutanlara yöneltiyorum?

Sorgulayalım biraz kendimizi.

Ayna , sadece süslenmeye yarayan bir araç değildir.