02 Aralık 2008 Salı

Cilalı Taş Devri Holiganlığı Ve Minik Ebru'nun Gözleri



Ülkemizde tribün kültürü(!) salladığımız bayraklar, yaptığımız pankartlar ve besteler olarak değil salladığımız döner bıçakları , savurduğumuz taşlar , kırdığımız kafalar , indirdiğimiz camlarla tanımlanacak hale geldi.
Kurbanların ardı arkası kesilmiyor.
Son kurban bir taraftar bile değil.
Daha da acısı o , başına gelenin ne olduğunu anlayabilecek bir durumda bile değil.
Adı Ebru... O küçük bir kız çocuğu... O bir otistik... Onun özel ilgiye ihtiyacı var ve o , ana-baba kuzusu... o bir evlat...
Şimdi Ebru'nun bir gözü sorunlu. Arabanın içindeyken cama fırlatılan bir taş sol gözünü aldı Ebru'nun... Bir çocuğa , bir ana-babaya yapılır mı bu?
Taraftarlığı geçtim , hatta holiganlığı , insanlık bunun neresinde?
Hala akıllanmadık. Akıllanacağa da benzemiyoruz.
Taşı atan cani yakalandı , çeker cezasını ama biter mi bu vandallık?
Bu rezaletin sorumluluğunu bir kişiye , bir tribüne yıkarak biz futbolseverler,biz futbolu sevdiğini zanneden insanlar kendimizi daha ne kadar kandıracağız?
Hepimizin payı var Ebru'nun yaşadığı trajedide.
Bu rezalette tüm tribünlerimizin , medyanın yani tüm futbol kamuoyunun günahı var.
Bu canavarları içimizde biz barındırıyoruz.
Bunları biz nemalandırıyor , biz şımartıyor , biz besliyoruz.
Atılan taş bir masum yavrucağa değil de bir rakip taraftara isabet etseydi taşı atana "helal olsun" denecekti. Ama masum bir kıza isabet ettiği için "yuh" çekiyoruz.
Ne farkı var beyler?
Rakip taraftara bıçak çekip insanları önüne katan kovalayan kişiye "abi , reis" derken , Ebru'ya , Ebrulara , Aykutlara , yani insanlara savrulacak , onları yaralayıp öldürecek taşlara zemin hazırlamıyor muyuz?
Aykut'un tren altında can vermesinden de Özgür'ün öldürülmesinden de , Ebru'nun gözünü kaybetmesinden de hepimiz sorumluyuz.
Şiddete prim veren , renk aşkını şiddetseverliğe endeksleyen taraftarlık anlayışımız devam ettiği müddetçe HEPİMİZ SORUMLUYUZ.

Yönetici Neyi Yönetir?




Kulüplerimiz kongrelerde yönetici kadrosu seçer , bir de başkan. Ne diye?Yönetsin diye…
Peki neyi? Kulübü mü? Camiayı mı? Gerçekten bu yöneticiler neyi yönetir?
Ülkemizde genelde “sadece kulübü” yönetir , yönetmeye çalışır , kimi becerir kimi de yüzüne gözüne bulaştırır.
Ne yapar kulüp yöneticilerimiz? Futbolcu transfer eder , teknik direktör getirir , gücü yetenler de bunlara ilaveten tesis işine falan girer. Başka? Başka yok…
“Yetmez mi kardeşim , bunları bile yapamayan sürü sepet yönetici var bu ülkede.” demek de olası fakat bu durum fazla sürmüyor. Birkaç sene sonra en küçük bir olumsuzlukta tüm yapılanlar yerle bir olabiliyor.Çünkü bu başarılar temelsiz bir zeminde gerçekleştiriliyor. Devamı yok… Olamaz da… Üstelik bu en iyimser tablo… Daha kötüleri sayıca fazla.

Yöneticiler yıllarca sadece “takım” yönetti. İşin acı yönü , yapayalnız yönettiler. Durum hala aynı.
Fakat bu yalnızlığın mimarı yine kendileri. Üç beş yönetici arkadaşıyla birlikte hem finans hem sportif başarı peşinde koştular… Arkalarında bir kamuoyu desteği olmadan… O kamuoyunu yaratmak adına bir girişimde bile bulunmadılar.

Bir kentin adını taşıyan kulübün yöneticisi olmak sadece kulübün(futbolcu,teknik kadro,kulüp çalışanı) başkanı olmak şeklinde algılandığı için sırtı yerden kalkmıyor kulüplerimizin. Bir şehir kulübünün yöneticisiysen o şehirde futbol adına ne varsa senden sorulmalı.
Gündemi sen belirlemelisin.
Futbol kamuoyunu sen yönetmelisin.
Camiaya sen el atmalısın. Camia dediğimiz olgu kulüp binasının kapısından ötede. Camia , medyasıyla , sivil toplum kuruluşlarıyla,belediyesiyle,mülki erkanıyla ve en önemlisi o şehrin sokaklarını arşınlayan halkıyla koskoca bir kitledir. Kısacası , şehrin kendisidir camia…
Yöneticinin futbolcu transferinden , hoca getirmekten , tesis ve para peşinde koşmaktan çok da önemli bir görevi vardır: kulübü şehre mal etmek…Şehri , adını taşıdığı kulübün taraftarı haline getirmek. Bir şehrin en büyük sivil toplum örgütüdür bu başarıldığı zaman ve önünde hiçbir güç duramaz.

Bizim yöneticilerimiz ne yaptı yıllarca? Taraftar bulabilmek için bedava kale arkası biletleri verdi birkaç yüz tane. Gelin , takımımıza destek verin dedi. Birkaç yüz kişi ile başlayan tribün desteği her ne hikmetse yıllardır o bilet sayısını geçebilmiş değil. Geçemez de… Bedava taraftarlık ve beleş bilet , kimileri için bir ranttır.Bu rantın yiyicileri model olarak bellidir ülkemizde. Bedava biletin müşterisi taraftar falan değildir. Bunlar takımın değil yöneticilerin taraftarıdır.Bunlar geçici ve tehlikeli önlemlerdir. Bir kentin takımına böyle sahip çıkılmaz. Böyle bir uygulama yönetimleri daha da yalnızlaştırır.
Yönetimler boş tribünlere oynamak yöreni o tribünleri doldurmak hatta bu doluluğu gerçek taraftarlarla sağlamak zorundadır. Her maç sonrası ve öncesi ağlak ağlak “taraftarlarımızı takımı desteklemeye çağırıyoruz” beyanları vermek zorunda kalmamalı.

Kentin adını taşıyan kulübü kente mal etmek adına uzun vadeli bir projesi yok yöneticilerimizin. Hiç olmadı.
Sadece kulübü yönetmeyi yöneticilik zanneden yönetimler camiayı yönetmeye talip olmadı. Olamazdı da çünkü ortada bir cami yok. Önce camiayı yaratacaksın. Yani kentini taraftarın yapacaksın.Kentin kendisi bir camia olacak ki sonra da o camiayı yöneteceksin.

Kenti tamamen taraftar yap , kulübün arkasında olsun. Tribünlerin apaçilerin zulmünden kurtulsun.
Ürün satışın artsın.
Gişe hasılatın yükselsin.
Kombine satışın artsın.
Arkasında on binlerce taraftar olan bir kulübün lobisi de güçlü olur. Kimse kolay kolay senin hakkını yiyemez.
Fakat bu , her maç öncesi belli kişilere birkaç yüz bedava bilet çıkarmakla , deplasmanlara ücretsiz otobüs sağlamakla olmaz.
Projeler geliştireceksin. Kısa değil uzun vadeli projeler…
Okulları boş bırakmayacaksın.
Medyayı yönlendireceksin.
Sivil toplum kuruluşlarıyla organize çalışmalar yapacaksın.
Futbolcularını şehrin dışına yaptırdığın tesislere hapsedip halktan kaçırmayacaksın.
Adam gibi storeler çalıştıracak , bu storelerde İstanbul takımlarının formasını satmak gibi cahillikler yapmayacaksın.
Kulübünü , futbolcularını,renklerini,stadını,kulübün ve şehrin adını bir cazibe noktası haline getireceksin.
Kimse parasıyla kötü bir malı satın almaz.
Kimse sahiplenmediği bir rengin peşinde koşmaz.
Kimse taraftarı olmadığı bir kulübün başkanının arkasında durmaz.

Yönetirsin… Ama sadece kulübü… Kulüp binasının kapısında biter yöneticiliğin yalnızsan.
Yalnızsan ezilirsin.
Kulübün de ezilir sen ezilirsen.
Yalnızsan bir müddet sonra yönetemez hale gelirsin.
Birkaç başarısızlıktan sonra kendi yarattığın canavarlar tarafından medya ve tribünler önünde aşağılanırsın.
Yaptığın güzel şeyler bir anda unutulur.
Anlarsın ki aslında hiçbir şeyi yönetememişsindir.
Yönettiğin şey sadece koltuğundur.

Cemil Meriç usta ne güzel demiş:

“Havarilerini yaratamayan bir İsa’nın yeri tımarhanedir , tarih değil!”

25 Kasım 2008 Salı

Endüstriyel Futbol mu Dediniz?

Pisburun

Çölde Sağanak...


TSL'de 9 maç toplam 12 gol.
8 maçta toplam 5 gol.
1 maçta 7 gol:Denizlispor(4) - Bursaspor(3)
Denizli'de birçok ilde olduğu gibi yağmur vardı ama sahada da gol sağanağı.
İlk yarı oynanmasa da olurmuş: 0-0
İkinci yarı tam bir ömür törpüsü. Her iki tarafı duygusal yönden doldurup doldurup boşaltan bir gol düellosu. Son gülen Denizlispor oldu.
Goller güzel... Ne kadar sevinsek az ama madalyonun diğer tarafı pek iç açıcı değil: Yenilen 7 gol.
Denizlispor defansta tel tel dökülüyor: İki haftada 6 gol yemiş. Üstelik ikisinde de 2-0 öndeydi.
Roman ve kaleci Cenk'i hesaptan düş , geriye tam bir elek kalıyor defanstan yana.

Beni asıl şaşırtan Güvenç Kurtar oldu. Özellikle defansif önlemlere öncelik tanıyan hoca , maçın tek yarısında kalesinde 4 gol gördü ve önlem alamadı. Bunu Denizlispor forvetlerinin yeteneğine mi bağlayalım Bursa defansının boşluğuna mı?

Halef Selef


Denizlispor ve Bursaspor'un yolları sık kesişmeye başladı.
Bursa'nın kadrosunda Denizlili Yenal ve Veli vardı.
Yusuf Şimşek Bursa'nın yeni , Denizli'nin eski kaptanı.
TD'ler ise halef selef... Güvenç Kurtar geçen sezonki takımına karşı Bursa'nın başındaydı , Ümit Kayıhan da yıllar önce yönettiği takıma geri dönmüştü.
Güvenç Kurtar'ı sever Denizli tribünleri... Ümit Kayıhan şimdilik soru işareti. Halef , şimdilik selefi aratıyor.

22 Kasım 2008 Cumartesi

Acı Çekmek Özgür'lükse...........


"Acı çekmek Özgür'lükse , Özgür değil aslında hiç kimse!
Çünkü ateş sadece düştüğü yeri yakar. Aramızdan ayrılan sadece Özgür'dür. Acı olan da budur.
Üzüldük... Hem de çok... Fakat çok değil birkaç hafta sonra eski atar giderimize devam edeceğiz ve Özgür kardeşimiz "tek başına ölmüşlüğün" , o ibret alınmamışlığın sıradan bir örneği haline gelecek. Aykut da ölmüştü. Ne değişti? Değişen bir şeyler olsaydı gerçekten Özgür kardeşimiz bugün hayatta olurdu.
"Hepimiz Özgür'üz!"
Hayır , değiliz... Özgür, aşık olduğu renklerin peşinden giderken tek başına değildi belki ama ölürken "tek başınaydı."
Cenazesindeki ortamı , arkadaşlarını,sevenlerini ve ailesini gördüğümde gözyaşlarımı tutamadım ama ben "Özgür değilim" ; çünkü o mermiyi ben yemedim. Benim anam ağlamadı. Ben değilim o tabutun içindeki. Benim Özgür olmama imkan yok. Hiçbirimiz Özgür olmayalım bundan sonra mümkünse. Aykut olmayalım.
Aşık olduğu renklerin peşinden koşan insanlar bir hiç uğruna ölmesin/öldürülmesin.